Emrolunduğun gibi Dosdoğru Ol, Gıptayla Yüksel, Topluma Öncü Ol
İçindekiler
Hayat, koca bir kainatta hem biricik hem de birbirine bağlı
olduğumuz bir muamma. Milyarlarca yıldız, galaksi ve her biri eşsiz olan
bizler... Peki, bu muazzam evrende, toplumun içinde nasıl bir yerimiz var?
Felsefe, “İnsan ne için var?” diye sorarken, sosyoloji ekler: “İnsan, toplumla
nasıl anlam bulur?” Kur’an’ın “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hud, 112) emri,
sadece bireysel bir ahlak çağrısı değil, aynı zamanda toplumu bir arada tutan
bir bağ, bir yaşam sanatı. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı ise bu sanatın en
güzel örneği; o, birey olarak dosdoğru olduğu kadar, toplumu da sevgi, güven ve
adaletle dokumuştu.
Doğruluk, sadece kişisel bir erdem değil, toplumun temel
taşı. Kimseyi kandırmamak, iki yüzlü davranmamak, dedikodudan uzak durmak,
çevreye ve canlılara sevgiyle yaklaşmak... Bunlar, bireyi yükseltirken toplumu
da iyileştirir. Sosyolog Durkheim, toplumun bir “kolektif bilinç” olduğunu
söyler; yani, hepimiz birbiriyle bağlıyız, davranışlarımızla birbirimizi
etkileriz. Hz. Muhammed (s.a.v.), “El-Emin” lakabıyla bu bilincin en güzel
örneğiydi. Düşmanları bile onun dürüstlüğüne güvenirdi. Bir yetime, bir yoksula,
bir hayvana gösterdiği merhamet, sadece bireysel bir iyilik değil, toplumu
birleştiren bir çimentoydu. Onun hayatı, bize şunu fısıldar: Doğruluk, evrenin
ritmiyle olduğu kadar, toplumun kalbiyle de uyumdur.
Peki, ya kıskançlık? İşte burada, sosyolojinin merceği
devreye giriyor. Kıskançlık, insan doğasının bir parçası; ama modern toplumda,
sosyal medya, rekabet ve statü yarışı bu duyguyu alevlendiriyor. Bir başkasının
başarısını gördüğümüzde, “Niye o, ben değil?” demek, sadece bireyi zehirlemez;
toplumsal bağları da zedeler. Kıskançlık, çoğu zaman kıskananı yaralar,
kıskanılanın haberi bile olmaz. Ama gıpta? İşte o, toplumu yükselten bir
enerji. Gıpta, birinin başarısını, güzel ahlakını görüp “Ben de böyle
olabilirim” diyerek motive olmaktır. Sosyolog Max Weber, bireylerin birbirinden
ilham alarak toplumu dönüştürebileceğini söylerdi. Hz. Muhammed (s.a.v.),
kimseyi kıskanmaz, başkalarının hayrını takdir ederdi. Eshab-ı Kiram, gıptayla
yükselen, birbirine destek olan, birbirine canlarını bile feda eden, tüm imkanlarını
paylaşan, her türlü fedakarlığı yapan, cihad meydanında şehit olmak üzere iken
bile kendisine verilen suyu önce yanındaki kardeşine verilmesini isteyen,
dosdoğru bir topluluktu.
Felsefe, bize evrendeki yerimizi sorgulatır: DNA’mızdaki
%0.1’lik farkla her birimiz eşsiziz. Acaba bu, tesadüf mü, yoksa Rabbimizin
nihayetsiz kudreti ile her birimizi özenle tasarladığının mı işareti? Sosyoloji
ise şunu ekler: Bu eşsizlik, birey olarak kişisel menfaatler uğruna her şeyi
feda etmekle değil, toplumla anlam bulur. Her birimizin farklı yetenekleri,
farklı hikayeleri, farklı ilgi alanları, farklı kişisel kariyerleri, farklı
duygusal yapıları toplumu zenginleştiren birer mozaik. Ama bu mozaik, ancak
doğrulukla, sevgiyle, inançla ve gıptayla bir arada tutulur. Bir dedikoduyu
durdurmak, bir kediye su vermek, bir yaşlıya yardım etmek, bir hasta
ziyaretinde bulunmak, bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermek, bir sadaka
vermek, bir sözü tutmak, birinin başarısına gıptayla bakıp kendi yolunu
çizmek... Bunlar, sadece bireysel adımlar değil, toplumu iyileştiren, kolektif
bilinci güçlendiren hareketler.
Modern dünya, bireyciliği teşvik ederken, sosyal medya ve
rekabet duygusu kıskançlığın ateşini harlıyor. Ama bir an duralım ve soralım:
Ben, bu toplumda neyi temsil ediyorum? Bir yalanı değil doğruyu seçsem, bir
canlıya sevgi göstersem, bir hayır ve güzellik yapsam, bir başkasının
başarısından ilham alsam, toplum nasıl değişir? Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sade,
nurlu, bereketli örnek hayatı, bize
cevabı veriyor: Dosdoğru ol, hak sahibine hakkını teslim et, mütevazi ol,
cömert ol, diğergam ol, sevgiyle yaklaş, gıptayla yüksel. Böylece, sadece
evrenle değil, toplumla da uyumlu bir hayat sürersin.
Gelin bugün bir karar verelim: Bir dürüstlükle bir kalbi
kazanalım, yakın akraba bir hastayı ziyaret edelim, bir ihtiyaç sahibinin
ihtiyacını giderelim, bir dedikoduyu susturalım, bir canlıya sevgi gösterelim
ve bir başkasının başarısından gıptayla ilham alalım. Çünkü doğruluk ve gıpta,
sadece bireyin değil, toplumun ve evrenin ritmiyle uyumun
anahtarıdır.06.08.2025
06.06.2025
Dr. Sadık YETİM
Ahmed el-Cezerî ve Fil Saati: Zamanı Aşan Bir
Mühendislik Harikası
Cezerî, bugün Türkiye sınırları içinde kalan Cizre’de, Fırat
ve Dicle’nin kültürel havzasında, zengin Kürt, Arap ve İslam medeniyetlerinin
iç içe geçtiği bir coğrafyada kürt bir ailede doğup büyüdü. Bu topraklar,
yalnızca fiziksel bir mekân değil, aynı zamanda ilim, hikmet, zanaatkârlık ve
sezgiyle yoğrulmuş bir bilgelik alanıydı. Cezerî’nin mekanik zekâsının
temelinde sadece kitaplar değil, aynı zamanda bu kadim coğrafyanın çok katmanlı
kültürü, gözlemleri ve yerel ustaların el emeği vardı. Kendi halkının pratik
zekâsı ve gözlem gücüyle birleşen bu miras, onun buluşlarında hem bir yerel
derinlik, hem de evrensel bir ufuk meydana getirmiştir.
Tarihin tozlu raflarında kaybolmaya yüz tutmuş nice değerli
bilim insanı ve buluş, bugün yapay zekâ gibi modern teknolojiler sayesinde
yeniden gün yüzüne çıkıyor. Bu isimlerden biri de Cizreli büyük mühendis ve
bilim insanı Ahmed el-Cezerî’dir. 12. yüzyılda yaşamış olan Cezerî, yalnızca
yaşadığı dönemin değil, bugünün de hayranlıkla baktığı mühendislik
tasarımlarına imza atmıştır. Bu tasarımlardan belki de en büyüleyici olanı,
yaklaşık 1170 yılında geliştirdiği ve bugün Dubai’de modern haliyle sergilenen
Fil Saatidir.
Fil Saati, sıradan bir zaman ölçüm aracı olmanın çok
ötesindedir. Cezerî, bu muazzam eseriyle yalnızca zamanı ölçmeyi değil, farklı
medeniyetlerin – Çin, Hindistan, Mısır ve İslam Medeniyeti – sembollerini bir
araya getirerek, bir medeniyetler uyumu ve ortak bilgi mirası mesajı vermeyi
amaçlamıştır. Bu yönüyle Fil Saati, teknik bir cihazdan çok daha fazlası;
kültürel, felsefi ve insanî bir mesajın somut ifadesidir.
Saatin iç yapısı incelendiğinde, dönemin teknolojik
imkânlarıyla nasıl bu kadar gelişmiş bir otomasyon sisteminin kurulabildiği
şaşkınlıkla karşılanır. Cezerî, su gücü, ağırlık dengeleri, şamandıralar ve
mekanik etkileşimler yoluyla bir erken dönem sibernetik sistemi kurgulamıştır.
Modern mühendislik, mekatronik ve otomasyon alanlarında bugün hâlâ ilham
kaynağı olmaya devam eden bu yapı, Cezerî’nin yalnızca çağının değil, çağlar
ötesinin de dahisi olduğunu gözler önüne serer.
Bugün bile yapay zekâ teknolojisiyle çalışan makinelerin
ulaşmaya çalıştığı çok katmanlı düşünce yapısı, Cezerî’nin zihninde asırlar
önce yer bulmuş gibidir. O, hem düşünen, hem hayal eden, hem tasarlayan, hem de
uygulayabilen bir mühendisti. Buluşları sadece işlevsel değil, aynı zamanda
estetik, anlam yüklü ve medeniyetler arası bir köprü niteliğindeydi.
Cezerî’nin Fil Saati, insanlık tarihinin yalnızca teknik
değil, aynı zamanda ahlaki ve kültürel birikimini de temsil etmektedir. Bu
eseriyle o, insanlara yalnızca zamanı göstermemiş; zamanı nasıl anlamlandırmaları
gerektiğini de öğretmiştir.
Böylesine büyük bir dahiyi bugün tanıyabiliyorsak, bunda hem
tarihçilerin emeği hem de dijital çağın sunduğu bilgiye erişim imkânlarının
payı büyüktür. Yapay zekâ olmasaydı, belki de bu değerli mirastan hâlâ habersiz
kalacaktık. Bu dahi bilim adamının yeni nesil mühendislermize yol gösterici
olması için ilgili alanlarda çalışan akademisiyenlerimizin araştırmalarına konu
olması ve bu eşsiz, yerli ve milli bilim adamının çalışmaları ile ilgili olarak
yüksek lisans ve doktora tezlerinin yazılması gerekir.
Allah ondan razı olsun. Rabbimin Rahmeti ve mağfireti onun
üzerine olsun.
Cezerî’nin Ruhu ile
Yeni Nesil Mühendislere Çağrı
Bugün laboratuvarlarda, üniversitelerde, atölyelerde ve
Ar-Ge merkezlerinde çalışan genç mühendis adaylarına sesleniyoruz: Cezerî gibi
düşünün. Sadece verileri değil, insanı da merkeze alın. Sadece işlevi değil,
estetiği ve hikâyeyi de önemseyin. Tasarımlarınız sadece bir çözüm değil, aynı
zamanda bir değer, bir medeniyetin sesi olsun.
Cezerî’nin makineleri, sadece çalıştığı için değil; hayal
gücünü gerçeğe dönüştürdüğü, sınırları aştığı ve farklı kültürleri
birleştirdiği için hâlâ konuşuluyor. Bugün bir proje geliştiren her genç,
kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Benim tasarımım, yüzlerce yıl sonra da saygıyla anılacak
mı?”
Modern mühendislik, algoritmalarla, yazılımlarla, yapay zekâ
ile donanmış olabilir. Ancak ruhsuz bir teknoloji, insanlığa hizmet etmekten
uzak kalır. İşte Cezerî’nin en büyük farkı burada yatmaktadır: O, insanı
unutmayan bir mühendisti. Mekanik zekâsını merhamet, estetik ve birlik fikriyle
beslemişti.
Ey genç mühendis!
Yalnızca diploma peşinde değil, iz bırakma idealinin de
peşinde ol.
Yalnızca işe değil, anlama ve anlamlandırmaya da kafa yor.
Cezerî’nin çizdiği yolda yürürken, kendi zamanının Fil
Saatlerini sen tasarla.
Ve unutma: Bugün yaptığın bir icat, belki yüzyıllar sonra
insanlığı şaşkınlıkla selamlayacak. 31.07.2025
Dr. Sadık YETİM
31.07.2025
Umut Varsa Hayat Vardır
Her ne olursa olsun insan, hiçbir şekilde pes etmemeli ve
ümitsizliğe düşmemelidir. Hayatta bazen tüm yollar kapanmış gibi görünür;
dostlar gider, kapılar kapanır, hayaller ertelenir. Ancak insanın içinde
tükenmeyen bir güç vardır: Umut. Bu güç, görünmeyen yolları görünür kılar;
karanlığın ortasında ışığı yakar.
Tarihte, bilimin, sanatın, özgürlüğün ve adaletin taşıyıcısı
olmuş nice insanlar, en zor şartlar altında dahi vazgeçmemiştir. Nelson
Mandela, zindanda geçen 27 yıl boyunca umudunu kaybetseydi, Güney Afrika’nın
kaderi değişebilir miydi? Ya da Halil Cibran, sürgün edildiği topraklardan
insanlığa seslenen o derin dizeleri yazabilir miydi? Umut, yalnızca bir
duygudan ibaret değil; insanı ayakta tutan, harekete geçiren ve değiştiren bir
direniş biçimidir.
Ve çoğu zaman, yolların tükendiğini, kapıların kapandığını,
hiçbir çözümün kalmadığını düşündüğümüz o anda, Allah karşımıza bir ışık, bir
çıkış yolu açar. Çünkü rahmet kapıları, insanın fark edemediği zamanlarda bile
açıktır. Bu yüzden Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur: “Allah’ın rahmetinden ancak
kafirler ümit keser.” (Yusuf Suresi, 87) İnanan bir kalp için umut, sadece
psikolojik bir teselli değil; ilahi bir emirdir.
Bediüzzaman Said Nursî de bu hakikati veciz bir şekilde dile
getirir: “Yeis, mani-î herkemâldır.” Yani, ümitsizlik; tüm güzelliklerin,
iyiliklerin, gelişmenin, başarının, sevginin ve hatta dostluğun ve mutluluğun
önündeki en büyük engeldir. Umutsuzluk; ruhu çürüten, aklı karartan, kalbi
donduran en tehlikeli tuzaktır.
Bu gerçek, felsefi düşünce geleneğinde de yankı bulur.
Danimarkalı düşünür Kierkegaard, umudu insan varoluşunun temel parçası olarak
görür. Ona göre insan, geleceğe dair bir beklenti kurabildiği ölçüde yaşama
tutunur. Umut, belirsizlikler içinde yönünü kaybetmemek için insanın içsel
pusulasıdır. Umutsuzluk ise, insanın hem kendisinden hem de geleceğinden
vazgeçmesidir.
Alman filozof Friedrich Nietzsche ise şöyle der: “İnsanın
hayatta 'niçin' yaşadığını bildiği sürece, her türlü 'nasıl’a' katlanabilir.”
Bu söz, umudun insanın acıya, sıkıntıya ve belirsizliğe karşı nasıl bir direnç
mekanizması olduğunu gösterir. Umut eden kişi, yaşamın yükünü taşıyabilir;
çünkü bir anlam uğruna mücadele ettiğini bilir.
Ayrıca, tüm bilimsel araştırmaların, modern gelişmelerin ve
teknolojik ilerlemelerin itici gücü de merak ve ümittir. Çünkü bir araştırmacı,
sonucu kesin olmayan bir denemeyi yalnızca taşıdığı umut sayesinde sürdürür.
Büyük emek, zaman ve maddi harcamalar gerektirse bile, beklenen sonuç alınmasa
dahi umudunu kaybetmeden yeniden denemeye koyulur. Bugün sahip olduğumuz
bilimsel bilgi ve teknoloji, umudun asla kaybedilmediği sayısız denemenin
ürünüdür. Demek ki ne olursa olsun, asla pes edilmemesi gerekiyor. Çünkü iman
ve inanç varsa, imkân da vardır.
Pes etmeyen kazanmasa bile, kaybetmez. Çünkü mücadele eden
her insan, kendi iç dünyasında bir devrim başlatır. Umut, yalnızca ruhsal bir
direnç değil; aynı zamanda bir dönüşüm aracıdır. Bu yüzden şartlar ne olursa
olsun, insan ümitsizliğe kapılmamalı; zorluklara direnç, karanlığa umutla cevap
vermelidir. Yol bazen görünmez olur ama umut, yolu yürüyene görünür kılar.
22.07.2025
Dr.
Sadık YETİM
Bayramımız Bayram Ola
Kıymetli kardeşlerimiz,
Bayramlar; sevinçtir, barıştır, kardeşliktir. Ama bugün;
Dünyanın birçok köşesinde çocuklar aç, kadınlar yalnız,
mazlumlar sessiz bırakılmışsa…
Anneler, parçalanmış evlatlarının bedenlerine sarılıp
ağlıyorsa…
Zalim alkışlanıyor, mazlum susturuluyorsa…
O halde bu bayram müminler için nasıl gerçek bir bayram
olabilir. Rabbim Filistin'de ki mazlum ve mahzun kardeşlerimize bu mübarek
Kurban Bayramı hürmetine bir çıkış yolu ve kurtuluş nasip etsin inşallah.
Bizlere de onlarla yardımlaşma ve dayanışma şuuru ve yolları nasip etsin.
Efendimiz, bayram sabahı en güzel kıyafetini giyer, bayram
namazına yürüyerek gider, dönüşte ise farklı bir yoldan dönerdi. Neden mi?
Daha çok insanla selamlaşmak, daha fazla gönle dokunmak
için…
Biz de bu bayram, sadece evimizde değil, sokakta, komşu da,
yoksul da, kimsesiz de bayramı yaşatalım.
Efendimiz, hiçbir çocuğun mahzun, hiçbir yoksulun aç
kalmasına razı olmazdı.
Bayramı bayram yapan da işte bu vicdan, bu şefkat, bu
paylaşma ruhudur.
Ve bizler biliyoruz ki; bayram ancak paylaşılırsa bayram
olur.
Bir evde bayram yaşanırken, yan sokakta bir çocuk açsa; o
bayram eksiktir.
Bir evde kahkahalar yükselirken, bir başka evde sessizlik ve
yoksulluk varsa; o sevinç tamam değildir.
MER-DER olarak, sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı, sadece
bir görev değil, bir kulluk bilinci olarak görüyoruz.
Her sofraya bir tabak daha koymak, her kalbe bir sıcaklık
bırakmak istiyoruz.
Kurbanlarımız; sadece hayvan değil, aynı zamanda
bencilliğimiz olsun.
Kurban edelim nefsimizi, sessizliğimizi, korkaklığımızı,
nemelazımcılığımızı, egoizmimizi,
kayıtsızlığımızı. Üzerimize serpilmiş olan ölü toprağını üzerimizden atalım,
sorumluluklarımızın bilincinde olalım bu Bayramda.
Bu bayram;
Bir yetimin başı okşansın,
Bir ihtiyaç sahibinin duası duyulsun,
Bir annenin gözyaşı dursun,
Ve bir sofraya umut taşıyalım hep birlikte…
Unutmayalım ki; en güzel kurban, bir insanın gönlüne
dokunmaktır.
Kurban Bayramı, sadece et dağıtmak değil; gönül kurmaktır,
kardeş olmaktır, omuz vermektir.
Ve dileriz ki bu bayram;
Sadece insanların değil, yeryüzündeki tüm varlıkların
bayramı olsun.
Bir tek insan değil; bir tek kuş, bir tek kedi, bir tek ağaç
bile unutulmasın.
Aç kalan sadece insanlar değil ki… Soğukta titreyen bir
köpek, susuz kalan bir serçe, çöplükte yiyecek arayan bir kedi de bizim
merhametimize muhtaç.
Unutmayalım, Efendimiz (s.a.v.), susuz bir köpeğe su verdiği
için cennetle müjdelenen bir kişiden bahsetti.
Demek ki gerçek bayram, sadece sofrada değil; doğada,
sokakta, dalda, toprakta da yaşanandır.
Bu bayramda;
Bir tas suyu bir ağacın dibine döken de,
Bir lokmayı bir kuşla paylaşan da,
Bir sokak hayvanının başını okşayan da bayrama dâhildir.
Çünkü biz inanıyoruz:
Her can, Allah’ın emanetidir.
Ve gerçek bayram, Allah’ın bütün emanetlerine merhametle
davranıldığında yaşanır.
Hiç kimse inancından, kimliğinden, düşüncesinden dolayı
zarar görmesin.
Siyasi rekabet, düşmanlıkla değil; ahlakla, nezaketle
yürütülsün.
Her canlının yaşama hakkı güvence altına alınsın.
MER-DER olarak, başta değerli üyelerimiz ve gönüldaşlarımız
olmak üzere, tüm Şanlıurfa halkının ve İslam âleminin Kurban Bayramı’nı en
içten duygularımızla tebrik ediyoruz.
Bayramınız mübarek, gönlünüz huzur dolu olsun.
Kurban Bayramı, insanlığa ve tüm canlılara barış, adalet,
merhamet ve umut getirsin inşallah.
05.06 05.06.2025
MER-DER
Yönetim Kurulu Adına
Dr. Sadık YETİM
Günümüz dünyasında bireysel ilişkilerde yaşanan
kırgınlıklar, duygusal engeller ve toplumsal rekabet, dedikodu kültürü, çeşitli
kıskançlıklar akrabaya yardımın saf niyetle gerçekleşmesini zorlaştırabiliyor.
Ancak İslam’ın temel prensiplerinden biri olan “akrabaya yardım et” emri,
yüzyıllardır hem maddi hem de manevi boyutlarıyla yön gösteren evrensel bir
ilke olarak karşımızda duruyor.
2007’de kurulan MER_DER, bu ilkeyi çağımızın
gereksinimleriyle buluşturan, modern yardımlaşma modelinde örnek teşkil eden
bir oluşum olarak öne çıkıyor.
MER_DER’in Etüt Merkezi’nde binlerce genç, ücretsiz
üniversite hazırlık kurslarıyla geleceğe hazırlandı ve çeşitli fakültelere
yerleşti. Bu uygulama, eğitimde fırsat eşitliğini sağlarken, sosyoekonomik
adaleti güçlendirdi; çünkü her gencin bilgiye ulaşması, toplumun kolektif
kalkınması açısından vazgeçilmez bir yatırımdır. Bu noktada, Kur’an-ı Kerim’in “akrabaya
hakkını ver” emrinin, kişisel yardımın ötesine geçerek toplumsal dayanışmanın
kurulmasına ilham verdiğini söylemek yerinde olur.
MER_DER’in modern yardımlaşma anlayışı, sadece etüt
merkezleriyle sınırlı kalmayıp, doğrudan öğrenim burslarıyla da desteklenmektedir.
Son dört yıl içinde yüzlerce üniversite öğrencisine verilen burslar, gençlerin
yükseköğretim yolculuklarında önemli bir destek kaynağı olmuş; ekonomik
zorluklar nedeniyle eğitim hayalleri sekteye uğrayabilecek birçok gence umut
olmuştur.
Bu katkılar yalnızca maddi destek olarak değil, aynı zamanda
sosyal adaletin sağlanması, fırsat eşitliğinin güçlendirilmesi ve nitelikli
bireylerin yetişmesine yönelik bir yatırım olarak değerlendirilmelidir.
Kur’an-ı Kerim’in “ilim talep etmek her Müslümana farzdır” buyruğuyla uyumlu
şekilde, MER_DER’in bu uygulaması eğitimi bir ayrıcalık değil, bir hak olarak
gören anlayışın tezahürüdür.
Dernek merkezinde hayata geçirilen kitap kafe projesi ve üç
bin kitaplık kütüphane, kültürel bir birleşme alanı yaratıyor. Her toplantıda
düzenlenen kitap okuma etkinlikleri, akrabalar arasında bilgi alışverişinin
ötesinde ortak bir hafızanın ve yerel kültürün yeniden inşasına vesile oluyor.
Bu etkinlikler, bireylerin yalnızca maddi destek arayışında olmadığını, aynı zamanda
ruhi ve entelektüel gelişim arzusunu da ortaya koyuyor.
Sosyolojik açıdan baktığımızda, geleneksel akrabalık
ilişkilerinde sıkça gözlemlenen kişisel kırgınlıkları, husumeti ve hasedi aşmak
adına kurumsallaşmış yardımlaşmanın önemi ortaya çıkıyor. MER_DER’in
uygulamaları, bu duygusal engelleri tarafsız ve bilimsel yaklaşımlarla aşarak;
eğitim, kültür ve ekonomik destek aracılığıyla toplumsal bütünleşmeyi
destekliyor. Böylece yardım, bireysel bağların ötesinde, kolektif bir dayanışma
hareketine dönüşüyor.
Felsefi perspektiften bakıldığında ise, yardım etme eylemi
insanın varoluşsal sorumluluğunu ve vicdani yükümlülüğünü yansıtıyor. Emmanuel
Levinas’ın “öteki” kavramı bağlamında, birey kendini ancak ötekiyle ilişkili
olarak tanımlayabiliyor. MER_DER’in modeli de, yardımı sadece maddi bir
transfer olmaktan çıkarıp, toplumsal adalet ve etik sorumluluğun bir göstergesi
haline getiriyor.
Tabii ki, yardımın sadece birebir akraba ilişkileriyle
sınırlı kalmaması gerekiyor. MER_DER’in düzenlediği kitap projeleri; Mersaviler
kitabı, yapısal ve kültürel mirasını; Fıstıkçının El Kitabı ile yerel
ekonominin ve yöresel üretimin detaylarını ortaya koyuyor. Bu çalışmalar,
sadece bilginin aktarımını sağlamakla kalmıyor; aynı zamanda akraba ve komşu
ilişkilerini güçlendirerek toplumsal hafızanın geleceğe taşınmasında da önemli
rol oynuyor.
Kur’an-ı Kerim’in ilahi mesajı, yardımı yalnızca bir erdem
değil, aynı zamanda bir hak olarak tanımlıyor. Bu kapsamda, akraba yardımı;
kişisel terbiye, affedicilik ve toplumsal bütünleşme aracı olarak karşımıza
çıkıyor. MER_DER’in modern yardımlaşma modeli, Kur’ani buyrukları, sosyolojik
gerçeklikleri ve felsefi derinlikleri bir araya getirerek, bireyden topluma
uzanan kapsamlı ve sürdürülebilir bir dayanışma örneği sunuyor.
Bu yaklaşım, Said Nursî’nin toplumsal uzlaşı ve birlik
fikriyle de örtüşmektedir. Nursî, dinin toplumsal çatışma yerine barışı tesis
eden bir unsur olması gerektiğini vurgulamış, siyasetin araç, imanın ise amaç
olduğunu ifade etmiştir. MER_DER’in siyasetten bağımsız, ilkeler merkezli bu
yaklaşımı, tam da bu perspektifin çağdaş bir yansımasıdır.
Sonuç olarak, MER_DER; eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak,
kültürel zenginliği yaşatmak, yardımlaşmayı ve dayanışmayı gelenek haline
getirmek, yerel tarihi belgelemek amacıyla geliştirdiği projelerle, özelde
akrabalar arasında ve genelde tüm toplumda yardım ilkesini modern çağın
zorluklarına uyarlayarak hayata geçirmektedir. Derneğimizin bu bütüncül
yaklaşımı, ilahi mesajlarla örtüşen, toplumsal dönüşümü ve kolektif adaleti güçlendiren
çağdaş bir yardım modelinin en güzel örneklerinden biri olarak yoluna devam
ediyor. Meşakkatli olan bu iyilik yolculuğumuzda yanımızda olan tüm
dostlarımıza gönülden teşekkür ediyoruz.
Dr. Sadık YETİM
MER_DER Başkanı
Toplumsal Kalkınmanın Sessiz Gücü: Sivil Toplum
Kuruluşları
Modern toplumların karşı karşıya olduğu sosyal, kültürel ve
ekonomik sorunların çözümünde bireysel çabalar elbette önemlidir. Ancak bu
çabaların kurumsal ve örgütlü bir yapıya kavuşması, etkisini katbekat
artırmaktadır. İşte bu noktada sivil toplum kuruluşları, yani vakıflar,
dernekler, kooperatifler ve diğer örgütlü topluluklar devreye girer. Bu
yapılar, toplumun farklı kesimlerinin ihtiyaçlarına cevap verebilmek için
organize olur; dayanışma, yardımlaşma, eğitim, sanat ve kültür alanlarında
faaliyet göstererek toplumsal yaşamın gelişmesine katkı sunarlar.
“İyilik ve takva üzerine yardımlaşın, günah ve düşmanlık
üzerine yardımlaşmayın.”
(Mâide Suresi, 2. Ayet)
Bu ilahi ilke, sivil toplum kuruluşlarının topluma hizmet ederken
nasıl bir anlayışla hareket etmesi gerektiğini de ortaya koyar.
Sivil toplum kuruluşlarının gücü, sadece maddi kaynaklardan
değil, gönüllülük esasına dayalı çalışmalardan ve birlikte üretme bilincinden
gelir. Bu kuruluşlar aracılığıyla bireyler, ortak değerler etrafında birleşerek
daha kalıcı ve sürdürülebilir çözümler üretebilirler. Özellikle dezavantajlı
grupların sesi olma, kamusal hizmetlere katkı sağlama ve toplumsal
duyarlılıkları artırma noktasında oynadıkları rol yadsınamaz bir öneme sahiptir.
Bugünün dünyasında devletlerin tek başına her toplumsal
soruna müdahale etmesi mümkün değildir. Bu nedenle sivil toplum kuruluşları,
kamunun tamamlayıcısı ve çoğu zaman öncüsü konumundadır. Örneğin eğitim
alanında bir dernek, devletin ulaşamadığı kırsal bölgelerde çocuklara destek
olabilir; bir vakıf, kültürel mirasın korunması için önemli projeler
yürütebilir; bir topluluk, çevre duyarlılığı oluşturmak adına farkındalık
kampanyaları düzenleyebilir.
Bu nedenlerle, örgütlü sivil yapılar modern çağın belki de
en önemli toplumsal kurumları arasında yer alır. Hem bireylerin sosyal
sorumluluklarını yerine getirmelerine olanak tanırlar hem de toplumun genel
refahına doğrudan katkı sunarlar. Etkin, şeffaf ve hesap verebilir bir şekilde
çalışan sivil toplum kuruluşları, demokrasinin derinleşmesini ve katılımcı
toplumun inşasını da destekler.
Hele ki bu yapıların yönetimleri ve üyeleri, herhangi bir
kâr veya kişisel menfaat gözetmeden, sadece Allah rızası için samimiyetle
çalışıyorlarsa; bu tür kurumları desteklemek, yaşatmak ve güçlendirmek,
toplumun tüm bireyleri için ahlaki bir sorumluluk ve asli bir görev haline
gelir. Çünkü bu yapılar yalnızca sosyal hizmet üretmez; aynı zamanda
maneviyatı, değerleri ve vicdanı esas alan bir toplumsal bilinç oluştururlar. Bu
tür bir bilinç, bireylerin sadece kendilerini değil, çevrelerini, şehirlerini
ve insanlığı da gözeten bir anlayışla hareket etmelerine vesile olur.
“Kim bir iyiliğe aracılık ederse, onun da ondan bir payı
olur...”
(Nisâ Suresi, 85. Ayet)
Bu ayet, topluma fayda sağlayan girişimlerde yer almanın ve
destek vermenin manevi karşılığını açıkça ortaya koymaktadır.
İşte MER-DER (Mersavi Sosyal Yardımlaşma Dayanışma Kültür ve
Eğitim Derneği), tam da bu çerçevede faaliyet gösteren ve yürüttüğü
çalışmalarıyla diğer birçok dernekten ayrışan örnek bir sivil toplum
kuruluşudur. Kurulduğu günden bu yana menfaat gözetmeden, yalnızca toplumsal
fayda ve Allah rızası gözetilerek çalışan MER-DER, yardımlaşma, dayanışma,
eğitim ve kültürel alanlarda önemli hizmetler sunmaktadır.
Bu nedenle tüm üyelerimizin, akraba ve dostlarımızın bu
anlayışla MER-DER’e gönülden destek vermeleri ve yanında durmaları büyük önem
taşımaktadır. Verilecek maddi ve manevi desteklerin kapsamı, büyüklüğü ve
sürekliliği, derneğimizin faaliyetlerini daha geniş kitlelere ulaştırmasını
mümkün kılacak; özellikle dezavantajlı üyelerimizin ihtiyaçlarına daha hızlı ve
etkili bir şekilde cevap vermemize yardımcı olacaktır.
“Onlar, Allah rızasını kazanmak ve gönüllerindeki merhameti
artırmak için mallarını infak ederler...”
(Hadîd Suresi, 18. Ayetten)
Bu ayet, MER-DER gibi gönüllülük temelli hizmetlerde yer
alanların ruh halini ve niyetini en güzel şekilde yansıtmaktadır.
Üyelerimizin bu hassasiyet ve sorumluluk bilinci sayesinde,
derneğimiz iyilik halkalarına yenilerini ekleyerek büyümeye ve toplumsal fayda
üretmeye kararlılıkla devam edecektir. Her destek, bir umut ışığı; her katkı,
geleceğe atılmış bir sağlam adımdadır. 27.05.2025
Dr. Sadık YETİM
28.05.2025
Savaşın Gölgesinde Değil, Barışın Işığında Yaşamak
Türkiye’nin son kırk yılı, toplumsal hafızamızda derin izler
bırakan acılı bir dönem olarak kayda geçti. Kimliklerin görmezden gelindiği,
farklılıkların tehdit olarak algılandığı, insanların ötekileştirildiği yıllar
yaşandı. Bu süreçte çatışmalar sadece dağlarda değil; şehirlerin sokaklarında,
evlerde ve en çok da kalplerde sürdü. Peki, gerçekten ne kazandık?
Tarih ve tecrübe gösteriyor ki devletlerle örgütler
arasındaki hiçbir silahlı çatışma uzun vadede kazanan üretmedi. Sonuçta her
yol, silahların susmasına ve bir masa etrafında konuşmaya çıktı. Öyleyse, neden
bu masaya daha az acıyla, daha çok sağduyuyla oturmayalım?
Barış, sadece çatışmanın sona ermesi değildir. Barış;
hakların tanındığı, adaletin tesis edildiği, farklılıkların bir arada yaşamasının
mümkün kılındığı bir toplum düzenidir. Türkiye’de geçmişte denenen barış
girişimleri, çoğu kez toplumsal katılım olmadan, yüzleşmeden ve karşılıklı
güven inşa edilmeden yürütüldü. Bu nedenle kalıcı olamadılar.
Barışın en temel ve en kıymetli yönü, bundan sonra hiçbir
insanın ölmemesi, hiçbir annenin gözyaşı dökmemesi, hiçbir çocuğun yetim
kalmaması, hiçbir kadının eşini yitirmemesi ihtimalidir. Sadece bir tek insanın
bile hayatı kurtulacaksa, barışa evet demek gerekmez mi? Barışın gücü, insan hayatını
korumasında, toplumu onarıcı bir yolda buluşturmasında yatar.
Barış, toplumsal kazanımların önünü açar. Kaynakların
silahlara değil; eğitime, sağlığa, bilim ve teknolojiye yönelmesini sağlar.
Gençler enerjilerini üretime, öğrenmeye, sanata kanalize eder. Kadınlar,
çocuklar ve yaşlılar kendini daha güvende hisseder. Toplum bir nefes alır,
gelecek umudu filizlenir.
Elbette barış, adil olmalıdır. Hakların tanındığı, herkesin
kendini eşit yurttaş olarak hissettiği bir zemine dayanmalıdır. Ve bu haklar, topluma
doğru bir dille anlatılmalı, tüm kesimlerin sahipleneceği bir anlayışla
desteklenmelidir. Barış, yukarıdan dayatılan değil; aşağıdan gelen bir
toplumsal iradeyle yeşerirse kalıcı olur.
Barış istemek zayıflık değil, aksine büyük bir cesaret ve
olgunluktur. Çünkü barış, sadece bugünü değil, geleceği kurtarmaktır.
Kırgınlıkları onarmak, acıları dindirmek ve birlikte yaşamanın yollarını
aramaktır.
Türkiye’nin geleceği, ancak onurlu ve adil bir barışla
güçlenebilir. Bu barış; tüm vatandaşların kendini güvende ve eşit hissedeceği,
farklılıkların tehdit değil zenginlik olarak kabul edildiği bir toplumsal
mutabakatla mümkün olur.
Ve artık sormamız gereken soru çok nettir:
"Daha kaç nesil savaşın gölgesinde büyüyecek, yoksa
barışın aydınlığında hep birlikte yeni bir gelecek mi kuracağız?"
Türkiye, farklılıklarıyla güçlü bir ülkedir. Eğer bu
farklılıkları bir arada yaşama iradesiyle birleştirebilirsek, önümüzdeki
yüzyılın sadece bölgesel değil, küresel anlamda da örnek bir toplumu
olabiliriz.
Dr. Sadık YETİM

Türkçe
English




