Sizde Bağışçı Olun: Bir bağışta siz yapın

  • X
  • Emrolunduğun gibi Dosdoğru Ol, Gıptayla Yüksel, Topluma Öncü Ol

    06 Ağustos 2025 531

    Emrolunduğun gibi Dosdoğru Ol, Gıptayla Yüksel, Topluma Öncü Ol

     
     
     
     
     
     
     
     
    İçindekiler
     
     
     
     
    Hayat, koca bir kainatta hem biricik hem de birbirine bağlı olduğumuz bir muamma. Milyarlarca yıldız, galaksi ve her biri eşsiz olan bizler... Peki, bu muazzam evrende, toplumun içinde nasıl bir yerimiz var? Felsefe, “İnsan ne için var?” diye sorarken, sosyoloji ekler: “İnsan, toplumla nasıl anlam bulur?” Kur’an’ın “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hud, 112) emri, sadece bireysel bir ahlak çağrısı değil, aynı zamanda toplumu bir arada tutan bir bağ, bir yaşam sanatı. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı ise bu sanatın en güzel örneği; o, birey olarak dosdoğru olduğu kadar, toplumu da sevgi, güven ve adaletle dokumuştu.
    Doğruluk, sadece kişisel bir erdem değil, toplumun temel taşı. Kimseyi kandırmamak, iki yüzlü davranmamak, dedikodudan uzak durmak, çevreye ve canlılara sevgiyle yaklaşmak... Bunlar, bireyi yükseltirken toplumu da iyileştirir. Sosyolog Durkheim, toplumun bir “kolektif bilinç” olduğunu söyler; yani, hepimiz birbiriyle bağlıyız, davranışlarımızla birbirimizi etkileriz. Hz. Muhammed (s.a.v.), “El-Emin” lakabıyla bu bilincin en güzel örneğiydi. Düşmanları bile onun dürüstlüğüne güvenirdi. Bir yetime, bir yoksula, bir hayvana gösterdiği merhamet, sadece bireysel bir iyilik değil, toplumu birleştiren bir çimentoydu. Onun hayatı, bize şunu fısıldar: Doğruluk, evrenin ritmiyle olduğu kadar, toplumun kalbiyle de uyumdur.
    Peki, ya kıskançlık? İşte burada, sosyolojinin merceği devreye giriyor. Kıskançlık, insan doğasının bir parçası; ama modern toplumda, sosyal medya, rekabet ve statü yarışı bu duyguyu alevlendiriyor. Bir başkasının başarısını gördüğümüzde, “Niye o, ben değil?” demek, sadece bireyi zehirlemez; toplumsal bağları da zedeler. Kıskançlık, çoğu zaman kıskananı yaralar, kıskanılanın haberi bile olmaz. Ama gıpta? İşte o, toplumu yükselten bir enerji. Gıpta, birinin başarısını, güzel ahlakını görüp “Ben de böyle olabilirim” diyerek motive olmaktır. Sosyolog Max Weber, bireylerin birbirinden ilham alarak toplumu dönüştürebileceğini söylerdi. Hz. Muhammed (s.a.v.), kimseyi kıskanmaz, başkalarının hayrını takdir ederdi. Eshab-ı Kiram, gıptayla yükselen, birbirine destek olan, birbirine canlarını bile feda eden, tüm imkanlarını paylaşan, her türlü fedakarlığı yapan, cihad meydanında şehit olmak üzere iken bile kendisine verilen suyu önce yanındaki kardeşine verilmesini isteyen, dosdoğru bir topluluktu.
    Felsefe, bize evrendeki yerimizi sorgulatır: DNA’mızdaki %0.1’lik farkla her birimiz eşsiziz. Acaba bu, tesadüf mü, yoksa Rabbimizin nihayetsiz kudreti ile her birimizi özenle tasarladığının mı işareti? Sosyoloji ise şunu ekler: Bu eşsizlik, birey olarak kişisel menfaatler uğruna her şeyi feda etmekle değil, toplumla anlam bulur. Her birimizin farklı yetenekleri, farklı hikayeleri, farklı ilgi alanları, farklı kişisel kariyerleri, farklı duygusal yapıları toplumu zenginleştiren birer mozaik. Ama bu mozaik, ancak doğrulukla, sevgiyle, inançla ve gıptayla bir arada tutulur. Bir dedikoduyu durdurmak, bir kediye su vermek, bir yaşlıya yardım etmek, bir hasta ziyaretinde bulunmak, bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermek, bir sadaka vermek, bir sözü tutmak, birinin başarısına gıptayla bakıp kendi yolunu çizmek... Bunlar, sadece bireysel adımlar değil, toplumu iyileştiren, kolektif bilinci güçlendiren hareketler.
    Modern dünya, bireyciliği teşvik ederken, sosyal medya ve rekabet duygusu kıskançlığın ateşini harlıyor. Ama bir an duralım ve soralım: Ben, bu toplumda neyi temsil ediyorum? Bir yalanı değil doğruyu seçsem, bir canlıya sevgi göstersem, bir hayır ve güzellik yapsam, bir başkasının başarısından ilham alsam, toplum nasıl değişir? Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sade, nurlu, bereketli  örnek hayatı, bize cevabı veriyor: Dosdoğru ol, hak sahibine hakkını teslim et, mütevazi ol, cömert ol, diğergam ol, sevgiyle yaklaş, gıptayla yüksel. Böylece, sadece evrenle değil, toplumla da uyumlu bir hayat sürersin.
    Gelin bugün bir karar verelim: Bir dürüstlükle bir kalbi kazanalım, yakın akraba bir hastayı ziyaret edelim, bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını giderelim, bir dedikoduyu susturalım, bir canlıya sevgi gösterelim ve bir başkasının başarısından gıptayla ilham alalım. Çünkü doğruluk ve gıpta, sadece bireyin değil, toplumun ve evrenin ritmiyle uyumun anahtarıdır.06.08.2025
    06.06.2025
    Dr. Sadık YETİM
     
     

    Ahmed el-Cezerî ve Fil Saati: Zamanı Aşan Bir Mühendislik Harikası

     
    Cezerî, bugün Türkiye sınırları içinde kalan Cizre’de, Fırat ve Dicle’nin kültürel havzasında, zengin Kürt, Arap ve İslam medeniyetlerinin iç içe geçtiği bir coğrafyada kürt bir ailede doğup büyüdü. Bu topraklar, yalnızca fiziksel bir mekân değil, aynı zamanda ilim, hikmet, zanaatkârlık ve sezgiyle yoğrulmuş bir bilgelik alanıydı. Cezerî’nin mekanik zekâsının temelinde sadece kitaplar değil, aynı zamanda bu kadim coğrafyanın çok katmanlı kültürü, gözlemleri ve yerel ustaların el emeği vardı. Kendi halkının pratik zekâsı ve gözlem gücüyle birleşen bu miras, onun buluşlarında hem bir yerel derinlik, hem de evrensel bir ufuk meydana getirmiştir.
     
    Tarihin tozlu raflarında kaybolmaya yüz tutmuş nice değerli bilim insanı ve buluş, bugün yapay zekâ gibi modern teknolojiler sayesinde yeniden gün yüzüne çıkıyor. Bu isimlerden biri de Cizreli büyük mühendis ve bilim insanı Ahmed el-Cezerî’dir. 12. yüzyılda yaşamış olan Cezerî, yalnızca yaşadığı dönemin değil, bugünün de hayranlıkla baktığı mühendislik tasarımlarına imza atmıştır. Bu tasarımlardan belki de en büyüleyici olanı, yaklaşık 1170 yılında geliştirdiği ve bugün Dubai’de modern haliyle sergilenen Fil Saatidir.
     
    Fil Saati, sıradan bir zaman ölçüm aracı olmanın çok ötesindedir. Cezerî, bu muazzam eseriyle yalnızca zamanı ölçmeyi değil, farklı medeniyetlerin – Çin, Hindistan, Mısır ve İslam Medeniyeti – sembollerini bir araya getirerek, bir medeniyetler uyumu ve ortak bilgi mirası mesajı vermeyi amaçlamıştır. Bu yönüyle Fil Saati, teknik bir cihazdan çok daha fazlası; kültürel, felsefi ve insanî bir mesajın somut ifadesidir.
     
    Saatin iç yapısı incelendiğinde, dönemin teknolojik imkânlarıyla nasıl bu kadar gelişmiş bir otomasyon sisteminin kurulabildiği şaşkınlıkla karşılanır. Cezerî, su gücü, ağırlık dengeleri, şamandıralar ve mekanik etkileşimler yoluyla bir erken dönem sibernetik sistemi kurgulamıştır. Modern mühendislik, mekatronik ve otomasyon alanlarında bugün hâlâ ilham kaynağı olmaya devam eden bu yapı, Cezerî’nin yalnızca çağının değil, çağlar ötesinin de dahisi olduğunu gözler önüne serer.
     
    Bugün bile yapay zekâ teknolojisiyle çalışan makinelerin ulaşmaya çalıştığı çok katmanlı düşünce yapısı, Cezerî’nin zihninde asırlar önce yer bulmuş gibidir. O, hem düşünen, hem hayal eden, hem tasarlayan, hem de uygulayabilen bir mühendisti. Buluşları sadece işlevsel değil, aynı zamanda estetik, anlam yüklü ve medeniyetler arası bir köprü niteliğindeydi.
     
    Cezerî’nin Fil Saati, insanlık tarihinin yalnızca teknik değil, aynı zamanda ahlaki ve kültürel birikimini de temsil etmektedir. Bu eseriyle o, insanlara yalnızca zamanı göstermemiş; zamanı nasıl anlamlandırmaları gerektiğini de öğretmiştir.
     
    Böylesine büyük bir dahiyi bugün tanıyabiliyorsak, bunda hem tarihçilerin emeği hem de dijital çağın sunduğu bilgiye erişim imkânlarının payı büyüktür. Yapay zekâ olmasaydı, belki de bu değerli mirastan hâlâ habersiz kalacaktık. Bu dahi bilim adamının yeni nesil mühendislermize yol gösterici olması için ilgili alanlarda çalışan akademisiyenlerimizin araştırmalarına konu olması ve bu eşsiz, yerli ve milli bilim adamının çalışmaları ile ilgili olarak yüksek lisans ve doktora tezlerinin yazılması gerekir.
     
    Allah ondan razı olsun. Rabbimin Rahmeti ve mağfireti onun üzerine olsun.
     
     Cezerî’nin Ruhu ile Yeni Nesil Mühendislere Çağrı
     
    Bugün laboratuvarlarda, üniversitelerde, atölyelerde ve Ar-Ge merkezlerinde çalışan genç mühendis adaylarına sesleniyoruz: Cezerî gibi düşünün. Sadece verileri değil, insanı da merkeze alın. Sadece işlevi değil, estetiği ve hikâyeyi de önemseyin. Tasarımlarınız sadece bir çözüm değil, aynı zamanda bir değer, bir medeniyetin sesi olsun.
     
    Cezerî’nin makineleri, sadece çalıştığı için değil; hayal gücünü gerçeğe dönüştürdüğü, sınırları aştığı ve farklı kültürleri birleştirdiği için hâlâ konuşuluyor. Bugün bir proje geliştiren her genç, kendisine şu soruyu sormalıdır:
    “Benim tasarımım, yüzlerce yıl sonra da saygıyla anılacak mı?”
     
    Modern mühendislik, algoritmalarla, yazılımlarla, yapay zekâ ile donanmış olabilir. Ancak ruhsuz bir teknoloji, insanlığa hizmet etmekten uzak kalır. İşte Cezerî’nin en büyük farkı burada yatmaktadır: O, insanı unutmayan bir mühendisti. Mekanik zekâsını merhamet, estetik ve birlik fikriyle beslemişti.
     
    Ey genç mühendis!
    Yalnızca diploma peşinde değil, iz bırakma idealinin de peşinde ol.
    Yalnızca işe değil, anlama ve anlamlandırmaya da kafa yor.
    Cezerî’nin çizdiği yolda yürürken, kendi zamanının Fil Saatlerini sen tasarla.
    Ve unutma: Bugün yaptığın bir icat, belki yüzyıllar sonra insanlığı şaşkınlıkla selamlayacak. 31.07.2025
     
    Dr. Sadık YETİM
    31.07.2025
     

    Umut Varsa Hayat Vardır

     
    Her ne olursa olsun insan, hiçbir şekilde pes etmemeli ve ümitsizliğe düşmemelidir. Hayatta bazen tüm yollar kapanmış gibi görünür; dostlar gider, kapılar kapanır, hayaller ertelenir. Ancak insanın içinde tükenmeyen bir güç vardır: Umut. Bu güç, görünmeyen yolları görünür kılar; karanlığın ortasında ışığı yakar.
     
    Tarihte, bilimin, sanatın, özgürlüğün ve adaletin taşıyıcısı olmuş nice insanlar, en zor şartlar altında dahi vazgeçmemiştir. Nelson Mandela, zindanda geçen 27 yıl boyunca umudunu kaybetseydi, Güney Afrika’nın kaderi değişebilir miydi? Ya da Halil Cibran, sürgün edildiği topraklardan insanlığa seslenen o derin dizeleri yazabilir miydi? Umut, yalnızca bir duygudan ibaret değil; insanı ayakta tutan, harekete geçiren ve değiştiren bir direniş biçimidir.
     
    Ve çoğu zaman, yolların tükendiğini, kapıların kapandığını, hiçbir çözümün kalmadığını düşündüğümüz o anda, Allah karşımıza bir ışık, bir çıkış yolu açar. Çünkü rahmet kapıları, insanın fark edemediği zamanlarda bile açıktır. Bu yüzden Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur: “Allah’ın rahmetinden ancak kafirler ümit keser.” (Yusuf Suresi, 87) İnanan bir kalp için umut, sadece psikolojik bir teselli değil; ilahi bir emirdir.
     
    Bediüzzaman Said Nursî de bu hakikati veciz bir şekilde dile getirir: “Yeis, mani-î herkemâldır.” Yani, ümitsizlik; tüm güzelliklerin, iyiliklerin, gelişmenin, başarının, sevginin ve hatta dostluğun ve mutluluğun önündeki en büyük engeldir. Umutsuzluk; ruhu çürüten, aklı karartan, kalbi donduran en tehlikeli tuzaktır.
     
    Bu gerçek, felsefi düşünce geleneğinde de yankı bulur. Danimarkalı düşünür Kierkegaard, umudu insan varoluşunun temel parçası olarak görür. Ona göre insan, geleceğe dair bir beklenti kurabildiği ölçüde yaşama tutunur. Umut, belirsizlikler içinde yönünü kaybetmemek için insanın içsel pusulasıdır. Umutsuzluk ise, insanın hem kendisinden hem de geleceğinden vazgeçmesidir.
     
    Alman filozof Friedrich Nietzsche ise şöyle der: “İnsanın hayatta 'niçin' yaşadığını bildiği sürece, her türlü 'nasıl’a' katlanabilir.” Bu söz, umudun insanın acıya, sıkıntıya ve belirsizliğe karşı nasıl bir direnç mekanizması olduğunu gösterir. Umut eden kişi, yaşamın yükünü taşıyabilir; çünkü bir anlam uğruna mücadele ettiğini bilir.
     
    Ayrıca, tüm bilimsel araştırmaların, modern gelişmelerin ve teknolojik ilerlemelerin itici gücü de merak ve ümittir. Çünkü bir araştırmacı, sonucu kesin olmayan bir denemeyi yalnızca taşıdığı umut sayesinde sürdürür. Büyük emek, zaman ve maddi harcamalar gerektirse bile, beklenen sonuç alınmasa dahi umudunu kaybetmeden yeniden denemeye koyulur. Bugün sahip olduğumuz bilimsel bilgi ve teknoloji, umudun asla kaybedilmediği sayısız denemenin ürünüdür. Demek ki ne olursa olsun, asla pes edilmemesi gerekiyor. Çünkü iman ve inanç varsa, imkân da vardır.
     
    Pes etmeyen kazanmasa bile, kaybetmez. Çünkü mücadele eden her insan, kendi iç dünyasında bir devrim başlatır. Umut, yalnızca ruhsal bir direnç değil; aynı zamanda bir dönüşüm aracıdır. Bu yüzden şartlar ne olursa olsun, insan ümitsizliğe kapılmamalı; zorluklara direnç, karanlığa umutla cevap vermelidir. Yol bazen görünmez olur ama umut, yolu yürüyene görünür kılar. 22.07.2025
     
                  Dr. Sadık YETİM
     
     

    Bayramımız Bayram Ola

     
    Kıymetli kardeşlerimiz,
     
    Bayramlar; sevinçtir, barıştır, kardeşliktir. Ama bugün;
    Dünyanın birçok köşesinde çocuklar aç, kadınlar yalnız, mazlumlar sessiz bırakılmışsa…
    Anneler, parçalanmış evlatlarının bedenlerine sarılıp ağlıyorsa…
    Zalim alkışlanıyor, mazlum susturuluyorsa…
     
    O halde bu bayram müminler için nasıl gerçek bir bayram olabilir. Rabbim Filistin'de ki mazlum ve mahzun kardeşlerimize bu mübarek Kurban Bayramı hürmetine bir çıkış yolu ve kurtuluş nasip etsin inşallah. Bizlere de onlarla yardımlaşma ve dayanışma şuuru ve yolları nasip etsin.
     
    Efendimiz, bayram sabahı en güzel kıyafetini giyer, bayram namazına yürüyerek gider, dönüşte ise farklı bir yoldan dönerdi. Neden mi?
    Daha çok insanla selamlaşmak, daha fazla gönle dokunmak için…
    Biz de bu bayram, sadece evimizde değil, sokakta, komşu da, yoksul da, kimsesiz de bayramı yaşatalım.
     
    Efendimiz, hiçbir çocuğun mahzun, hiçbir yoksulun aç kalmasına razı olmazdı.
    Bayramı bayram yapan da işte bu vicdan, bu şefkat, bu paylaşma ruhudur.
     
    Ve bizler biliyoruz ki; bayram ancak paylaşılırsa bayram olur.
    Bir evde bayram yaşanırken, yan sokakta bir çocuk açsa; o bayram eksiktir.
    Bir evde kahkahalar yükselirken, bir başka evde sessizlik ve yoksulluk varsa; o sevinç tamam değildir.
     
    MER-DER olarak, sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı, sadece bir görev değil, bir kulluk bilinci olarak görüyoruz.
    Her sofraya bir tabak daha koymak, her kalbe bir sıcaklık bırakmak istiyoruz.
    Kurbanlarımız; sadece hayvan değil, aynı zamanda bencilliğimiz olsun.
    Kurban edelim nefsimizi, sessizliğimizi, korkaklığımızı, nemelazımcılığımızı,  egoizmimizi, kayıtsızlığımızı. Üzerimize serpilmiş olan ölü toprağını üzerimizden atalım, sorumluluklarımızın bilincinde olalım bu Bayramda.
     
    Bu bayram;
    Bir yetimin başı okşansın,
    Bir ihtiyaç sahibinin duası duyulsun,
    Bir annenin gözyaşı dursun,
    Ve bir sofraya umut taşıyalım hep birlikte…
     
    Unutmayalım ki; en güzel kurban, bir insanın gönlüne dokunmaktır.
    Kurban Bayramı, sadece et dağıtmak değil; gönül kurmaktır, kardeş olmaktır, omuz vermektir.
     
    Ve dileriz ki bu bayram;
    Sadece insanların değil, yeryüzündeki tüm varlıkların bayramı olsun.
    Bir tek insan değil; bir tek kuş, bir tek kedi, bir tek ağaç bile unutulmasın.
    Aç kalan sadece insanlar değil ki… Soğukta titreyen bir köpek, susuz kalan bir serçe, çöplükte yiyecek arayan bir kedi de bizim merhametimize muhtaç.
    Unutmayalım, Efendimiz (s.a.v.), susuz bir köpeğe su verdiği için cennetle müjdelenen bir kişiden bahsetti.
    Demek ki gerçek bayram, sadece sofrada değil; doğada, sokakta, dalda, toprakta da yaşanandır.
     
    Bu bayramda;
    Bir tas suyu bir ağacın dibine döken de,
    Bir lokmayı bir kuşla paylaşan da,
    Bir sokak hayvanının başını okşayan da bayrama dâhildir.
     
    Çünkü biz inanıyoruz:
    Her can, Allah’ın emanetidir.
    Ve gerçek bayram, Allah’ın bütün emanetlerine merhametle davranıldığında yaşanır.
     
    Hiç kimse inancından, kimliğinden, düşüncesinden dolayı zarar görmesin.
    Siyasi rekabet, düşmanlıkla değil; ahlakla, nezaketle yürütülsün.
    Her canlının yaşama hakkı güvence altına alınsın.
     
    MER-DER olarak, başta değerli üyelerimiz ve gönüldaşlarımız olmak üzere, tüm Şanlıurfa halkının ve İslam âleminin Kurban Bayramı’nı en içten duygularımızla tebrik ediyoruz.
     
    Bayramınız mübarek, gönlünüz huzur dolu olsun.
    Kurban Bayramı, insanlığa ve tüm canlılara barış, adalet, merhamet ve umut getirsin inşallah.
    05.06 05.06.2025
     MER-DER
    Yönetim Kurulu Adına  Dr. Sadık YETİM
     
    Günümüz dünyasında bireysel ilişkilerde yaşanan kırgınlıklar, duygusal engeller ve toplumsal rekabet, dedikodu kültürü, çeşitli kıskançlıklar akrabaya yardımın saf niyetle gerçekleşmesini zorlaştırabiliyor. Ancak İslam’ın temel prensiplerinden biri olan “akrabaya yardım et” emri, yüzyıllardır hem maddi hem de manevi boyutlarıyla yön gösteren evrensel bir ilke olarak karşımızda duruyor.
    2007’de kurulan MER_DER, bu ilkeyi çağımızın gereksinimleriyle buluşturan, modern yardımlaşma modelinde örnek teşkil eden bir oluşum olarak öne çıkıyor.
     
    MER_DER’in Etüt Merkezi’nde binlerce genç, ücretsiz üniversite hazırlık kurslarıyla geleceğe hazırlandı ve çeşitli fakültelere yerleşti. Bu uygulama, eğitimde fırsat eşitliğini sağlarken, sosyoekonomik adaleti güçlendirdi; çünkü her gencin bilgiye ulaşması, toplumun kolektif kalkınması açısından vazgeçilmez bir yatırımdır. Bu noktada, Kur’an-ı Kerim’in “akrabaya hakkını ver” emrinin, kişisel yardımın ötesine geçerek toplumsal dayanışmanın kurulmasına ilham verdiğini söylemek yerinde olur.
     
    MER_DER’in modern yardımlaşma anlayışı, sadece etüt merkezleriyle sınırlı kalmayıp, doğrudan öğrenim burslarıyla da desteklenmektedir. Son dört yıl içinde yüzlerce üniversite öğrencisine verilen burslar, gençlerin yükseköğretim yolculuklarında önemli bir destek kaynağı olmuş; ekonomik zorluklar nedeniyle eğitim hayalleri sekteye uğrayabilecek birçok gence umut olmuştur.
    Bu katkılar yalnızca maddi destek olarak değil, aynı zamanda sosyal adaletin sağlanması, fırsat eşitliğinin güçlendirilmesi ve nitelikli bireylerin yetişmesine yönelik bir yatırım olarak değerlendirilmelidir. Kur’an-ı Kerim’in “ilim talep etmek her Müslümana farzdır” buyruğuyla uyumlu şekilde, MER_DER’in bu uygulaması eğitimi bir ayrıcalık değil, bir hak olarak gören anlayışın tezahürüdür.
     
    Dernek merkezinde hayata geçirilen kitap kafe projesi ve üç bin kitaplık kütüphane, kültürel bir birleşme alanı yaratıyor. Her toplantıda düzenlenen kitap okuma etkinlikleri, akrabalar arasında bilgi alışverişinin ötesinde ortak bir hafızanın ve yerel kültürün yeniden inşasına vesile oluyor. Bu etkinlikler, bireylerin yalnızca maddi destek arayışında olmadığını, aynı zamanda ruhi ve entelektüel gelişim arzusunu da ortaya koyuyor.
     
    Sosyolojik açıdan baktığımızda, geleneksel akrabalık ilişkilerinde sıkça gözlemlenen kişisel kırgınlıkları, husumeti ve hasedi aşmak adına kurumsallaşmış yardımlaşmanın önemi ortaya çıkıyor. MER_DER’in uygulamaları, bu duygusal engelleri tarafsız ve bilimsel yaklaşımlarla aşarak; eğitim, kültür ve ekonomik destek aracılığıyla toplumsal bütünleşmeyi destekliyor. Böylece yardım, bireysel bağların ötesinde, kolektif bir dayanışma hareketine dönüşüyor.
     
    Felsefi perspektiften bakıldığında ise, yardım etme eylemi insanın varoluşsal sorumluluğunu ve vicdani yükümlülüğünü yansıtıyor. Emmanuel Levinas’ın “öteki” kavramı bağlamında, birey kendini ancak ötekiyle ilişkili olarak tanımlayabiliyor. MER_DER’in modeli de, yardımı sadece maddi bir transfer olmaktan çıkarıp, toplumsal adalet ve etik sorumluluğun bir göstergesi haline getiriyor.
     
    Tabii ki, yardımın sadece birebir akraba ilişkileriyle sınırlı kalmaması gerekiyor. MER_DER’in düzenlediği kitap projeleri; Mersaviler kitabı, yapısal ve kültürel mirasını; Fıstıkçının El Kitabı ile yerel ekonominin ve yöresel üretimin detaylarını ortaya koyuyor. Bu çalışmalar, sadece bilginin aktarımını sağlamakla kalmıyor; aynı zamanda akraba ve komşu ilişkilerini güçlendirerek toplumsal hafızanın geleceğe taşınmasında da önemli rol oynuyor.
     
    Kur’an-ı Kerim’in ilahi mesajı, yardımı yalnızca bir erdem değil, aynı zamanda bir hak olarak tanımlıyor. Bu kapsamda, akraba yardımı; kişisel terbiye, affedicilik ve toplumsal bütünleşme aracı olarak karşımıza çıkıyor. MER_DER’in modern yardımlaşma modeli, Kur’ani buyrukları, sosyolojik gerçeklikleri ve felsefi derinlikleri bir araya getirerek, bireyden topluma uzanan kapsamlı ve sürdürülebilir bir dayanışma örneği sunuyor.
     
    Bu yaklaşım, Said Nursî’nin toplumsal uzlaşı ve birlik fikriyle de örtüşmektedir. Nursî, dinin toplumsal çatışma yerine barışı tesis eden bir unsur olması gerektiğini vurgulamış, siyasetin araç, imanın ise amaç olduğunu ifade etmiştir. MER_DER’in siyasetten bağımsız, ilkeler merkezli bu yaklaşımı, tam da bu perspektifin çağdaş bir yansımasıdır.
     
    Sonuç olarak, MER_DER; eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak, kültürel zenginliği yaşatmak, yardımlaşmayı ve dayanışmayı gelenek haline getirmek, yerel tarihi belgelemek amacıyla geliştirdiği projelerle, özelde akrabalar arasında ve genelde tüm toplumda yardım ilkesini modern çağın zorluklarına uyarlayarak hayata geçirmektedir. Derneğimizin bu bütüncül yaklaşımı, ilahi mesajlarla örtüşen, toplumsal dönüşümü ve kolektif adaleti güçlendiren çağdaş bir yardım modelinin en güzel örneklerinden biri olarak yoluna devam ediyor. Meşakkatli olan bu iyilik yolculuğumuzda yanımızda olan tüm dostlarımıza gönülden teşekkür ediyoruz.
    Dr. Sadık YETİM
    MER_DER Başkanı
     

    Toplumsal Kalkınmanın Sessiz Gücü: Sivil Toplum Kuruluşları

     
    Modern toplumların karşı karşıya olduğu sosyal, kültürel ve ekonomik sorunların çözümünde bireysel çabalar elbette önemlidir. Ancak bu çabaların kurumsal ve örgütlü bir yapıya kavuşması, etkisini katbekat artırmaktadır. İşte bu noktada sivil toplum kuruluşları, yani vakıflar, dernekler, kooperatifler ve diğer örgütlü topluluklar devreye girer. Bu yapılar, toplumun farklı kesimlerinin ihtiyaçlarına cevap verebilmek için organize olur; dayanışma, yardımlaşma, eğitim, sanat ve kültür alanlarında faaliyet göstererek toplumsal yaşamın gelişmesine katkı sunarlar.
     
    “İyilik ve takva üzerine yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın.”
    (Mâide Suresi, 2. Ayet)
    Bu ilahi ilke, sivil toplum kuruluşlarının topluma hizmet ederken nasıl bir anlayışla hareket etmesi gerektiğini de ortaya koyar.
     
    Sivil toplum kuruluşlarının gücü, sadece maddi kaynaklardan değil, gönüllülük esasına dayalı çalışmalardan ve birlikte üretme bilincinden gelir. Bu kuruluşlar aracılığıyla bireyler, ortak değerler etrafında birleşerek daha kalıcı ve sürdürülebilir çözümler üretebilirler. Özellikle dezavantajlı grupların sesi olma, kamusal hizmetlere katkı sağlama ve toplumsal duyarlılıkları artırma noktasında oynadıkları rol yadsınamaz bir öneme sahiptir.
     
    Bugünün dünyasında devletlerin tek başına her toplumsal soruna müdahale etmesi mümkün değildir. Bu nedenle sivil toplum kuruluşları, kamunun tamamlayıcısı ve çoğu zaman öncüsü konumundadır. Örneğin eğitim alanında bir dernek, devletin ulaşamadığı kırsal bölgelerde çocuklara destek olabilir; bir vakıf, kültürel mirasın korunması için önemli projeler yürütebilir; bir topluluk, çevre duyarlılığı oluşturmak adına farkındalık kampanyaları düzenleyebilir.
     
    Bu nedenlerle, örgütlü sivil yapılar modern çağın belki de en önemli toplumsal kurumları arasında yer alır. Hem bireylerin sosyal sorumluluklarını yerine getirmelerine olanak tanırlar hem de toplumun genel refahına doğrudan katkı sunarlar. Etkin, şeffaf ve hesap verebilir bir şekilde çalışan sivil toplum kuruluşları, demokrasinin derinleşmesini ve katılımcı toplumun inşasını da destekler.
     
    Hele ki bu yapıların yönetimleri ve üyeleri, herhangi bir kâr veya kişisel menfaat gözetmeden, sadece Allah rızası için samimiyetle çalışıyorlarsa; bu tür kurumları desteklemek, yaşatmak ve güçlendirmek, toplumun tüm bireyleri için ahlaki bir sorumluluk ve asli bir görev haline gelir. Çünkü bu yapılar yalnızca sosyal hizmet üretmez; aynı zamanda maneviyatı, değerleri ve vicdanı esas alan bir toplumsal bilinç oluştururlar. Bu tür bir bilinç, bireylerin sadece kendilerini değil, çevrelerini, şehirlerini ve insanlığı da gözeten bir anlayışla hareket etmelerine vesile olur.
     
    “Kim bir iyiliğe aracılık ederse, onun da ondan bir payı olur...”
    (Nisâ Suresi, 85. Ayet)
    Bu ayet, topluma fayda sağlayan girişimlerde yer almanın ve destek vermenin manevi karşılığını açıkça ortaya koymaktadır.
     
    İşte MER-DER (Mersavi Sosyal Yardımlaşma Dayanışma Kültür ve Eğitim Derneği), tam da bu çerçevede faaliyet gösteren ve yürüttüğü çalışmalarıyla diğer birçok dernekten ayrışan örnek bir sivil toplum kuruluşudur. Kurulduğu günden bu yana menfaat gözetmeden, yalnızca toplumsal fayda ve Allah rızası gözetilerek çalışan MER-DER, yardımlaşma, dayanışma, eğitim ve kültürel alanlarda önemli hizmetler sunmaktadır.
     
    Bu nedenle tüm üyelerimizin, akraba ve dostlarımızın bu anlayışla MER-DER’e gönülden destek vermeleri ve yanında durmaları büyük önem taşımaktadır. Verilecek maddi ve manevi desteklerin kapsamı, büyüklüğü ve sürekliliği, derneğimizin faaliyetlerini daha geniş kitlelere ulaştırmasını mümkün kılacak; özellikle dezavantajlı üyelerimizin ihtiyaçlarına daha hızlı ve etkili bir şekilde cevap vermemize yardımcı olacaktır.
     
    “Onlar, Allah rızasını kazanmak ve gönüllerindeki merhameti artırmak için mallarını infak ederler...”
    (Hadîd Suresi, 18. Ayetten)
    Bu ayet, MER-DER gibi gönüllülük temelli hizmetlerde yer alanların ruh halini ve niyetini en güzel şekilde yansıtmaktadır.
     
    Üyelerimizin bu hassasiyet ve sorumluluk bilinci sayesinde, derneğimiz iyilik halkalarına yenilerini ekleyerek büyümeye ve toplumsal fayda üretmeye kararlılıkla devam edecektir. Her destek, bir umut ışığı; her katkı, geleceğe atılmış bir sağlam adımdadır. 27.05.2025
     
    Dr. Sadık YETİM
    28.05.2025
     
     

    Savaşın Gölgesinde Değil, Barışın Işığında Yaşamak

     
    Türkiye’nin son kırk yılı, toplumsal hafızamızda derin izler bırakan acılı bir dönem olarak kayda geçti. Kimliklerin görmezden gelindiği, farklılıkların tehdit olarak algılandığı, insanların ötekileştirildiği yıllar yaşandı. Bu süreçte çatışmalar sadece dağlarda değil; şehirlerin sokaklarında, evlerde ve en çok da kalplerde sürdü. Peki, gerçekten ne kazandık?
     
    Tarih ve tecrübe gösteriyor ki devletlerle örgütler arasındaki hiçbir silahlı çatışma uzun vadede kazanan üretmedi. Sonuçta her yol, silahların susmasına ve bir masa etrafında konuşmaya çıktı. Öyleyse, neden bu masaya daha az acıyla, daha çok sağduyuyla oturmayalım?
     
    Barış, sadece çatışmanın sona ermesi değildir. Barış; hakların tanındığı, adaletin tesis edildiği, farklılıkların bir arada yaşamasının mümkün kılındığı bir toplum düzenidir. Türkiye’de geçmişte denenen barış girişimleri, çoğu kez toplumsal katılım olmadan, yüzleşmeden ve karşılıklı güven inşa edilmeden yürütüldü. Bu nedenle kalıcı olamadılar.
     
    Barışın en temel ve en kıymetli yönü, bundan sonra hiçbir insanın ölmemesi, hiçbir annenin gözyaşı dökmemesi, hiçbir çocuğun yetim kalmaması, hiçbir kadının eşini yitirmemesi ihtimalidir. Sadece bir tek insanın bile hayatı kurtulacaksa, barışa evet demek gerekmez mi? Barışın gücü, insan hayatını korumasında, toplumu onarıcı bir yolda buluşturmasında yatar.
     
    Barış, toplumsal kazanımların önünü açar. Kaynakların silahlara değil; eğitime, sağlığa, bilim ve teknolojiye yönelmesini sağlar. Gençler enerjilerini üretime, öğrenmeye, sanata kanalize eder. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar kendini daha güvende hisseder. Toplum bir nefes alır, gelecek umudu filizlenir.
     
    Elbette barış, adil olmalıdır. Hakların tanındığı, herkesin kendini eşit yurttaş olarak hissettiği bir zemine dayanmalıdır. Ve bu haklar, topluma doğru bir dille anlatılmalı, tüm kesimlerin sahipleneceği bir anlayışla desteklenmelidir. Barış, yukarıdan dayatılan değil; aşağıdan gelen bir toplumsal iradeyle yeşerirse kalıcı olur.
     
    Barış istemek zayıflık değil, aksine büyük bir cesaret ve olgunluktur. Çünkü barış, sadece bugünü değil, geleceği kurtarmaktır. Kırgınlıkları onarmak, acıları dindirmek ve birlikte yaşamanın yollarını aramaktır.
     
    Türkiye’nin geleceği, ancak onurlu ve adil bir barışla güçlenebilir. Bu barış; tüm vatandaşların kendini güvende ve eşit hissedeceği, farklılıkların tehdit değil zenginlik olarak kabul edildiği bir toplumsal mutabakatla mümkün olur.
     
    Ve artık sormamız gereken soru çok nettir:
    "Daha kaç nesil savaşın gölgesinde büyüyecek, yoksa barışın aydınlığında hep birlikte yeni bir gelecek mi kuracağız?"
     
    Türkiye, farklılıklarıyla güçlü bir ülkedir. Eğer bu farklılıkları bir arada yaşama iradesiyle birleştirebilirsek, önümüzdeki yüzyılın sadece bölgesel değil, küresel anlamda da örnek bir toplumu olabiliriz.
     
    Dr. Sadık YETİM
     
    Telefon
    WhatsApp